Çanakkale: Efsanelerin Değil, Kurmay Aklın Zaferi

Baharın gelişiyle birlikte, otobüsler dolusu gencimiz yeniden Çanakkale yollarına düşüyor. Ancak belleklerimizde asılı kalan kritik bir soru var: O kutsal topraklardan sadece telefon galerilerinde biriken fotoğraflarla mı dönüyorlar, yoksa o siperlerin derinliğine kök salmış sarsılmaz bir şuurla mı?

Eğer gençlerimize Çanakkale’yi hâlâ “gökten inen beyaz atlı süvarilerin” kazandığı bir masal gibi anlatıyorsak, onlara en büyük kötülüğü yapıyoruz demektir. Çünkü Çanakkale Zaferi; içi boş bir mistisizmin değil, imkansızlığın şah damarını kesen kurmay bir aklın başyapıtıdır.

Gelin dürüst olalım: Çanakkale siperlerinde ordumuzun önünde görünmez güçler değil, bu toprakların en nitelikli ve en eğitimli evlatları yürüdü. Onlar; Meşrutiyet’in fikri aydınlığında yetişmiş; sultanilerde, tıbbiyede, mülkiyede, mühendishanede ve harbiyede dirsek çürütmüş, vatanı için kılıç kuşanmış bir nesildi.

İngiliz ve Fransız ortak donanması, 19 Şubat 1915’te Çanakkale Boğazı önünde belirdikten tam bir ay sonra, 18 Mart’ta denizin dibini boyladıklarında acı bir gerçeği kavramışlardı: Bu kapı denizden geçilemeyecek ve asıl sınav kara harekâtında verilecekti.

İşte tam o noktada sahneye Mustafa Kemal çıkmıştı. Sofya’daki rahat görevini reddedip ateş hattına koşan Mustafa Kemal; 25 Nisan sabahı Gelibolu’ya ayak basan düşmanı, Seddülbahir ve Arıburnu’nda sergilediği inisiyatif dolu karşı taarruzlarla durdurmuştu.

Buna rağmen, tarihin akışını belirleyecek büyük savaş henüz yapılmamıştı. Osmanlı’nın Çanakkale Cephesi Komutanı Mareşal Liman von Sanders, düşmanın Boğaz’ın önünden çıkarma yapacağını öngörerek kuvvetleri geniş bir savunma hattına yaymıştı.

Oysa gerçek, Mustafa Kemal’in keskin öngörüsünde saklıydı. Cephe hattını bir matematik problemi çözercesine inceleyen Mustafa Kemal; düşmanın Boğaz kıyılarına değil, Saros Körfezi’nden Anafartalar’a ve Suvla sahillerine yöneleceğini tespit ederek üst komutanlığı uyardı. Ne var ki bu hayati uyarı, karşılık bulmadı.

Savaş, 6 Ağustos sabahı tam da Mustafa Kemal’in işaret ettiği noktadan patlak verdi. İngiliz donanması Anafartalar kıyılarını yoğun topçu atışıyla bir ateş çemberine çevirirken binlerce Anzak askerini sahile çıkardı. Hedefleri; Boğaz kıyısındaki topçu bataryalarını arkadan dolaşarak susturmak ve donanmayı İstanbul’a ulaştırmaktı.

Bu kritik eşikte sorumluluk alan yine Mustafa Kemal oldu. “Zafer ancak liyakat ve tek elden yönetilen bir iradeyle mümkündür” diyerek yetki istedi ve 8 Ağustos gecesi Anafartalar Grup Komutanlığı’na atandı.

9 ve 10 Ağustos tarihlerinde Anafartalar’dan Arıburnu ve Kabatepe’ye; Conkbayırı’ndan Kocaçimen, Kireçtepe ve Tekketepe hattına yayılan o beş günlük şiddetli taarruzların kazanımı, yalnızca bir subayın şahsi başarısı değildi. Bu zafer; mermisi bittiğinde süngüsüne sarılan ve kendisine “ölmeyi emreden” komutanının izinden tereddütsüz giden Mehmetçiğin, o siperlerde abideleşen sarsılmaz iradesiydi.

İlerleyemeyeceklerini, ilerleseler dahi mevcut mevzilerde tutunamayacaklarını anlayan Anzaklar; geri çekilip sahildeki siperlerine sığındılar. Artık sadece yorgun değil, aynı zamanda omuzlarına çöken çaresizliğin ağır yükü altındaydılar.

Çanakkale’de zaman; savaşla barışın, kardeşlikle düşmanlığın iç içe geçtiği, insanlığın en onurlu halinin yeniden sınandığı günlere tanıklık ediyordu. Aralık 1915’ten itibaren tahliye süreci başladı. 9 Ocak 1916’da son Anzak askeri de çekilince Çanakkale hem düşman işgalinden hem de bir devrin karanlığından tamamen arındı.

O günlerde İstanbul’un işgali yalnızca kağıt üzerinde bir ihtimal olarak görünse de ne yazık ki üç yıl sonra, 13 Kasım 1918’de İngiliz donanması Marmara’ya dolmuş; İngiliz Yüksek Komiseri ile İşgal Kuvvetleri Komutanı, Osmanlı yönetimini fiilen denetimleri altına almış; Çanakkale’de parlayan zafer ışığı, hüzünlü bir karanlığın içine gömülmüştü.

Fakat Çanakkale’de doğan o sarsılmaz irade, 1918’deki hüzünlü işgal günlerinde bile yılmadı. Milli Mücadele’nin meşalesi oldu ve 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluşuyla sonsuza dek zaferle mühürlendi.

Gençlerimize bırakmamız gereken asıl miras şudur: Çanakkale bir tesadüf ya da mucize değil; liyakatli ellerde şekillenmiş bir akıl zaferidir. Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal olmasaydı, bugün ne o şanlı zaferden ne de o zaferin üzerine inşa edilen Cumhuriyetimizden söz edebilirdik.

Çanakkale’yi masallardan arındırıp gerçeklerle anladığımız gün, o siperlerde can veren on binlerin ruhu asıl o zaman şad olacaktır.

***

Alper UZUNGÜNGÖR

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Teşkilatımızın itibarını algı operasyonlarına kurban ettirmeyiz!

TÜRKİYE POLİS EMEKLİLERİ SOSYAL YARDIM DERNEĞİ AYDIN ŞUBESİ KAPATILDI

EMEKLİ POLİS FETÖCÜLERİN KORUNDUĞUNU İLERİ SÜREREK YÜRÜYÜŞ YAPTI